Duransel DOĞAN
Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Bülent Ecevit'e minnettar

1 Ağustos 2017 Salı

Mehmet Şimşek’in Bülent Ecevit itirafı; 2000’lerdeki reformlar olmasaydı…
Ekonomiden sorumlu başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ekonomik durum ile ilgili son açıklamalarında özellikle önümüzdeki bir yıla yönelik yeni bazı adımlardan söz ederken, Türkiye ekonomisinin büyük badireler atlattığına vurgu yaptı.
Gelecek bir yılı yeniden reform politikalarına dönüş için değerlendireceklerini ifade eden Şimşek’in açıklamalarından tek hedefin 2019’daki Cumhurbaşkanlığı seçimleri olduğu anlaşılıyor.
Ekonomik sıkıntılar en azından bir yıllığına da olsa hafifletilecek ve seçimi kazanmanın altyapısı oluşturulmaya çalışılacak.
Ancak Başbakan Yardımcısı’nın, Milliyet’ten Abdullah Karakuş’a yaptığı açıklamalarda, satır aralarında dikkat çeken bazı ifadeler var ki, AK Parti’nin iktidara geldiği 3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra önünde bulduğu ekonomik tablonun sunduğu imkanlarla ilgili.
Rahmetli Bülent Ecevit Başbakanlığı’ndaki DSP-MHP-ANAP üçlü koalisyon hükümeti, ağır ekonomik kriz sonrasında ilan ettiği Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı ile çok sayıda yapısal reformu, siyasi faturasını iktidarı kaybederek ödeme pahasına hayata geçirmişti.
Onlarca bankanın battığı, on binlerce tasarruf sahibinin mağduriyete düştüğü, Hazinenin borç bulabilmek için gecelik yüzde 500-600’lere varan faizler ödemek zorunda kaldığı ağır bir ekonomik tablodan Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı ile çıkıldı.
Bankacılıktan enerjiye,  şekerden tütün ve alkollü içkilere, sermaye piyasalarına, rekabete varana kadar pek çok alanda oluşturulan düzenleyici-denetleyici özerk kurullarla, tüm piyasalar şeffaflaşırken, kamu ihale kurumu ile de devlet ihalelerindeki rüşvet, yolsuzlukların önünün alınması yoluna gidildi.
Sıkı kamu maliyesi ve bütçe disiplini iktidarların Hazineyi diledikleri gibi borçlandırma baskısının önlenmesi yanında, Merkez Bankası’nın bağımsızlığı güvence altına alınarak, banknot matbaasının çalıştırılması, karşılıksız para basılmasının yolları kapatıldı.
Aynı dönemde Türkiye’nin AB tam üyeliğine adaylığının da kabulüyle, TBMM’den peş peşe çıkartılan AB uyum yasaları, Maastrich ekonomik ve mali kriterleri, Kopenhag siyasi kriterleri, demokratikleşme, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin lağvedilmesi, idam cezasının kaldırılması gibi çok ciddi siyasi ve hukuki adımlar da atıldı.
Bir koalisyon hükümetinin, üstelik de üç parçalı ve birbiriyle siyaseten, dünya bakışı, ideolojileri açısından uzlaşmaları çok zor üç farklı partinin “tarihsel uzlaşma” ile bir araya gelerek kurdukları koalisyon, pek çok tek parti hükümetinin bile başaramayacağı işlere, reformlara, adımlara imza attı.

Tabii özellikle ekonomik reformların toplumda yarattığı tepkiler, hoşnutsuzluk, geniş kesimlerin mağdur edilmesinin yarattığı memnuniyetsizliğin dile getirilmesi, bir siyasi bedelinin olması kaçınılmazdı.

Buna rağmen geçmişte de siyaset adamlığını, devlet adamlığını Kıbrıs Barış Harekâtı, 12 Eylül askeri yönetimine, darbecilere direniş, terörle mücadele, Öcalan’ın Türkiye’ye getirilerek yargılanması vb. ülke çıkarları için en hayati konularda bile bedel ödemeyi göze alarak kanıtlamış olan rahmetli Ecevit, koalisyon hükümetinde de Türkiye’nin geleceğini, ekonominin şeffaflık ve istikrarını gözeterek kısa günün kârı peşinde koşmadı.

1974’te Kıbrıs’taki EOKA'cı Nikos Samson darbesi karşısında sessiz kalınsaydı, ABD’nin ambargosuna, İngiltere'nin tehditlerine, Rumların ve Yunanistan'daki askeri cuntanın yaygarasına boyun eğilseydi, bugün KKTC olmayacaktı. Türkiye, ABD ambargosu altında yıllarca yokluk ve sıkıntı çekti ama Ecevit Türkiye’nin uzun vadeli çıkarlarından, Kıbrıs Türkleri’nin var olma savaşından ödün vermedi. Bedeli tüm Türkiye ödedi. Siyasi bedeli de Ecevit ödedi.
2001’deki ekonomik krizde de Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nın kapsadığı yapısal reformların, siyaseten ağır bir bedeli olacağını biliyordu. Ancak Türkiye ekonomisinin geleceği, ülke insanlarının istikbali kurtulacaktı.
Kaldı ki reformların olumlu sonuçları 2002 başından itibaren görülmeye başlandı. Enflasyon, işsizlik düşmeye, büyüme hızı yükselmeye, cari açık sıfırlanmaya doğru gidiyordu. Kamu dış borcu azalırken, bütçe disiplini ile kamu maliyesinin dengeleri oturmaya başlamıştı. Kurulan özerk kurullarla her alanda şeffaflaşan Türkiye ekonomisi, yerli ve yabancı yatırımcıya güven veren bir noktaya gelmişti.
AB üyeliğine adaylığın kabulü ise başlı başına bir güven çıpası olmuştu. Ecevit’in başında bulunduğu koalisyonun henüz 1,5 yılı, 2004 yılına kadar iktidar süresi vardı. Bu sürede iktidarda kalmaya devam edebilseydi, yapısal ekonomik reformların bedelini ödemek değil, ödülünü kazanmak söz konusu olacaktı.
Ancak MHP lider Devlet Bahçeli’nin erken seçim çıkışıyla karışan siyasi ortamda 2 Kasım 2002’de yapılan seçimlerde henüz bir yıl önce kurulan AK parti “yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla mücadele” vaat ederek, demokrasiyi güçlendirmeyi, özgürlükleri genişletmeyi, AB’ye tam üyeliği öne çıkartarak tek başına iktidar oldu.
İktidara geldiğinde de artık olumlu sonuçlarını vermeye başlayan Güçlü Ekonomiye Geçiş Programını, hepsi hayata geçirilmiş yapısal ve ekonomik reformları, IMF ve Dünya Bankası’ndan sağlanmış hazır kredileri, bankacılık sektörünün çözümlenmiş sorunsuz hale gelmiş konumunu önünde hazır buldu.
Önce Abdullah Gül Başbakanlığındaki ilk hükümette Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı olan Abdüllatif Şener, ardından da görevi devrettiği Ali Babacan bu programı sürdürdüler. Ta ki 2008 yılında IMF ile yapılan stand by anlaşması sona erene ve son kredi dilimi ödenene kadar.
2002-2008 dönemindeki ekonomik başarılar, yüksek büyüme hızı, artan yabancı sermaye girişleri, TL’nin yabancı paralar karşısında güç kazanması, işsizliğin gerilemesi, 2008-2009 küresel finansal ekonomik krizi tüm dünyayı kasıp kavururken, dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın deyişiyle “Türkiye ekonomisini teğet geçmesi” hep Ecevit hükümetinin uygulamaya koyduğu yapısal reformlar, Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nın sürdürülmesi sayesindedir.
Ekonominin temellerinin sağlam sütunlar üzerine oturtulması sayesinde Türkiye finansal krizden de, mortgage krizinden de, Yunanistan, İtalya, İspanya, Portekiz ekonomilerini çökerten, iflasın eşiğine getiren “Euro bölgesi borç krizinden de” etkilenmedi. Yoluna başarıyla devam etti.
2012 yılına kadar da bu böyle devam etti. Ne zaman ki yapısal reformlar geri plana itildi, rant ekonomisi, rezidans-AVM ekonomisi öncelik kazanmaya başladı, ekonominin baş aşağı gidiş süreci de start aldı.
İşte Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, 15 Temmuz darbe teşebbüsüne, öncesindeki küresel gelişmelere, Türkiye’nin kredi notunun düşürülmesine rağmen aradan geçen bir yılın ardından Türkiye ekonomisinin yeniden toparlanma sürecine girmesini, bu badireleri atlatmasını değerlendirirken diyor ki;
“Ülkemiz açısından olağanüstü çok zor bir dönemi geride bıraktık. Türkiye ekonomisi gerçekten bu iç ve dış şoklara büyük bir direnç gösterdi. 2000’li yıların başında hayata geçirdiğimiz yapısal reformlar, uygulamaya koyduğumuz rasyonel ekonomi politikaları sayesinde, temeller o kadar sağlamlaşmış ki, ekonominin şoklara olan direnci müthiş. Şimdi aslında Türkiye bu şokları yaşamasa belki çoktan sınıf atlamış olurdu. Yani Dünya Bankası’nın tanımına göre yüksek gelirli ülkeler grubuna girebilirdi. Fakat bu şoklar, Türkiye’de bir çok şeyi engelledi. En önemli bize yansıması bizim çok arzuladığımız yapısal reform programının özellikle ikinci ve üçüncü reformlarla, yapısal reform programını derinleştirme, genişletme çabamızı olumsuz yönde etkiledi. Her ne kadar çok güçlü bir performans gösterdiysek de bu reform noktasında bizi biraz çekti geriye.”
Yani Bakan Şimşek Ecevit hükümetinin 2000-2001 yıllarındaki reform paketleri, Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı sayesinde Türkiye ekonomisinin tüm bu olumsuzluklara müthiş direnç gösterdiğini, sarsıldığını ama yıkılmadığını söylüyor.
Tek parti iktidarı olmasına ve 15 yıldır kesintisiz hükümette bulunmasına karşılık, kendi hükümetlerinin, ikinci ve üçüncü reform paketlerini uygulamaya koyamadıklarını, bu başarılmış olsaydı şimdi Türkiye’nin Dünya Bankası tanımına göre “Gelişmiş ülke” kategorisinde yer alacağını ifade ediyor.
Buna rağmen reformları yapmakta kararlı olduklarını, hazırlanan 180 günlük program ve önümüzdeki bir yılda bu yapısal reformların uygulamaya konulacağını vurguluyor.
Tek başına ve 15 yıldır kesintisiz iktidar olan bir tek parti hükümeti bile Başbakan Yardımcısının ağzından reformları hayata geçirmekte zorlandıklarını, istedikleri başarıyı elde edemediklerini itiraf ediyorsa, rahmetli Bülent Ecevit’in üç parçalı bir koalisyon hükümeti ile hayata geçirmeyi başardığı reformların, Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nın başarısının önemini, anlamını, aşılan zorlukları tahmin edin.
Bugün Türkiye ekonomisi içeride ve dışarıda yaşanan pek çok krize, olumsuzluklara ve hatta bir askeri darbe teşebbüsüne, FETÖ’cü ihanete karşı bile, sarsılmaksızın, ufak tefek hasarlarla direnç gösteriyorsa, bunun 2000’li yıllarda yapılan o reformlar sayesinde olduğunu, bizzat Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek dile getiriyor.

Bu bile, Ecevit’in siyaset ve devlet adamlığını, yurtseverliğini, partisel, kişisel, iktidar çıkarlarından önce, ülkesinin ve insanlarının çıkarını gözettiğinin teslim edilmesi. Bunun için Başbakanlığı, iktidarı kaybetmek de dahil, gözünü bile kırpmadan en ağır siyasi bedelleri ödemeyi göze aldığını gösteriyor.

Bu tespiti yapanın, 15 yıl önce, üçlü koalisyon hükümetinin reform ve ekonomik kazanımlarının mirası üzerine oturan bir başka partinin bakanı olması, Ecevit’in tarihsel kişiliği ve devlet adamlığının hakkını daha da ödenemez kılıyor.

  Yorum Ekle

  Yorumlar


   Bu haber henüz yorumlanmamış...


Copyright 2015 Korhaber
İletişim